Anadolu Platformu İstişare Kurulu Başkanı Zekeriya Şengöz: “Eğitimci Kardeşlerimiz Bilgi ve Birikimlerini Güncellemeli”

0 48

Anadolu Platformu İstişare Kurulu Başkanı Zekeriya Şengöz:

Eğitimci Kardeşlerimiz Bilgi ve Birikimlerini Güncellemeli*

‘Bismillah’

 “O ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber iyiliği emreder, onları kötülükten sakındırır, temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (Araf,157)

“Sizleri eteklerinizden tutup cehennem çukuruna düşmekten alıkoymaya çalışıyorum ama siz elimden kurtulup doğruca cehennem çukuruna koşmaya devam ediyorsunuz.” diyordu bu kutlu yolun öncüsü, kalplerimizin ve gönlümüzün serdarı, davamızın son peygamberi Hz. Muhammed(sav).

Bir hikâyesi olmalı insanın, terk edip giderken ardında bıraktığı ya da gideceği yere önden gönderdiği. Uğruna harcadığı her şeyiyle kazıyarak yazdığı.

Bir derdi olmalı insanın, kavurmalı içini yaka yaka, pişirmeli toprağı, kıvamına getirmeli çamurdan insanı.

Bir dostu olmalı insanın, kapısını çalınca açacağından emin olduğu; yol sorunca geri çevirmeyeceği, yanlışına yanlış doğrusuna doğru diyeceği.

Ey yüreği peygamberin ve ashabının muhabbetiyle dolanlar, dünyanın acılarını, sancılarını arkalarında bırakanlar!

Ey şafağa sevdalı yiğit beyler, hanımefendiler!

Ey yeryüzünün hadimi genç kardeşlerim, dostlarım, hepinizi en içten duygularımla selamlıyorum.

Allah rızası için attığımız hiçbir adımın karşılıksız kalmayacağından eminiz. Onun rızası için söylediğimiz hiçbir sözümüz boşa gitmez, yazdığımız hiçbir söz, kalemin sahibinin kontrolü dışında olmaz, o her şeyi bilir ve her şeyi kaydettirir. Gönül coğrafyamızın kurtuluşu için gece gündüz çalışıp, iyilik üretmeye çalışan siz değerli yol arkadaşlarım, kendi iç dünyalarında yaptıkları muhasebeleri ortamımıza taşıyarak yarınlarımızı inşa etmek için birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederek motive aracı olmaya namzet kardeşlerim, gününüz ve programınız mübarek olsun. On üçüncüsünü düzenlediğimiz buluşmamızın her yıl daha nitelikli ve daha verimli programlara dönüşmesi için çaba sarf eden organizasyon ekibini canı gönülden tebrik ediyorum.

Bu programların faydalarını saymaya çalışırsak saatlerimizi alır. Kısaca değinecek olursak kaynaşma, tanışma, moral depolama, özgüven oluşturma gibi duyguların yanında konuştuğumuz her şeyi kitaba dönüştürüp tarihe not düşmek, geleceğe iz bırakma çabasıdır. Bu beş günlük zaman diliminde “İslâm Dünyasının Birliktelik Modelleri ve Gelecek Perspektifi”ni, asırlardır aşamadığı vahdet sorununu, sorunlara çözüm önerilerimizi konuşmaya çalıştık.

Değerli Dostlar; İslam coğrafyasının yenilenmeye ihtiyacının olduğu hepinizin malumudur. Bu coğrafyada görev ve sorumluluk alan herkes, sorumluluğunu layıkıyla yerine getirmelidir. Müslümanlar olarak içinde bulunduğumuz durumu tespit ederken; kaç zamandır ümmet olarak zihinlerimizde kopan fırtınaları dindiremiyor, zihinlerimizi karmaşıklaştıran sorularımıza ve sorunlarımıza çözüm bulamıyoruz; son birkaç asırdır içine düştüğümüz düşünce karmaşasından bir türlü çıkamıyoruz. İçine düştüğümüz dar kalıplarımız bizleri olabildiğince birbirimizden uzaklaştırıyor. Siyasi birliktelikler bir yana, kültür birliğimizi, yaşam birliğimizi, medeniyet birliğimizi ve en acısı zihin birliğimizi kaybettik.

Düşünce kısırlığı yaşadığımız son birkaç asırdır, sudan bahanelerle kardeşlik iklimini yok ediyoruz. Mezhep farklılıklarımız, düşünsel aykırılıklarımız, yorum farkları bizi derin uçurumlara sürükledi. Dolayısıyla uzun zamandır coğrafyalarımızda huzursuzluk ve buhran hali hüküm sürmektedir. Kriz dönemlerinde meydana gelen gelenekçi, modern, liberal, ihyacı, tecditçi, reformist, selefi gibi düşüncelerin sarmalından bir türlü çıkamaz olduk. Düşünce üretemediğimiz gibi öz kültürümüze, coğrafyalarımıza ve köklerimize yabancı, bir türlü sindiremediğimiz kısır döngülerde patinaj yaptık. Kendimize ve benliğimize yabancılaştık, bir şey olmaya çalışırken başkaca şeylere, yönlendirilmeye müsait agresif toplumlara dönüştük. Allah’ın bizi şereflendirerek bağışladığı hilm, suhulet ve sükûnet gibi değerlerimizi yitirdik. Yaşadığımız çağın ruhuna uygun düşmeyen, dinin kök değerleriyle bugünü harmanlayarak insanı bugünün insanı yapamayan, yaşadığı çağın yabancısı haline getiren, hatta tabiata, çevreye, zamana, mekâna, şehre, mahalleye ve evrene düşman kılan düşünce tarzlarıyla içinde bulunduğumuz buhranı daha da derinleştirdik. Çağdaş dünyada karşımıza çıkan özgürlük, çoğulculuk, tolerans, saygı, eşitlik gibi öz değerleri bizim değilmiş gibi amansız bir şekilde savmaya çalıştık. Ne yazık ki bugün insanın hak ve özgürlüklerini kısıtlayarak insanı baskılayan devletlerimiz, halkından korkan ve politikalarını korku endeksinde üreten idarelerimiz ve idarecilerimiz var.

Medeniyetimizin öncülerini unutup köksüz bir tasavvur var ettik. Coğrafyalarımız emperyalistlerin laboratuvarlarına, insanımız kobaylara dönüştü. Zilletin ve zelilliğin pençesinde çırpınıp duruyoruz. Bizden kaçanlarımız denizlerde çoluk çocuk sahillere vuruyor. Bizim bizde bulamadığımız güven ve selameti emperyalist ülke yönetimlerinde arıyoruz. İnsanın doğduğu, insanlığın inşa edildiği “Medine”lerimizde küresel emperyalizmin pençesinde inim inim inleyen kardeşlerimiz var.

Oysaki Müslüman zihnin yeryüzüne yayacağı tek şey selam ve güven yurtlarıydı. Bir yerde Müslüman varsa oradaki herkes emniyetteydi. Kadınların, çocukların ve yaşlıların garantörü oradaki Müslüman ya da Müslümanlardı.

Değerli Dostlar! Davamızın çağdaş dünyada karşılık bulması, yaptığımız ve yapacağımız çalışmalara bağlı; Rabbimizin bizden istedikleri, konuşmama başlarken okuduğum ayette gizlidir. Bundan neleri anlamamız gerekiyor?

  1. İyilik Yapacağız

 “İnsanlık için çıkarılmış hayırlı ümmet” düsturu ile insanlık için hayırlı ve iyi olan her faaliyeti gerçekleştireceğiz.

Hz. peygamberin hılfu’l fudul üyeliğinden ilham alarak hangi konuda olursa olsun, dünyanın neresinde olursa olsun ve hangi ırk ve dinden olursa olsun, iyilik adına yapılan her ne varsa, Müslüman olarak elimizin o işin işinde olması gerekir.

  1. İyiliği Emredeceğiz

Mümin, iyiliklerin yaygınlaşması ve kötülüklerin bertaraf edilmesi için çaba gösterir. Mümin bu bakımdan peygamber yolunun yolcusudur. Hz. Peygamberin, “Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle düzeltiniz! Ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz!” hadisini hatırlayalım! (Tirmizi, İbni Mace; fiten)

Her Müslümanın kendi iktidar alanında emr-i bi’l-ma’ruf sorumluluğu vardır. Aile içinde, okulunda, iş yerinde vb. yerlerde iyiliği emretmek, kurumsal bir sorumluluktur aynı zamanda. Toplum içinde bu işi deruhte eden bir grup bulunmalı; toplumsal sürekliliği sağlamalıdır. Bu grup, aklın ve dinin güzel gördüğü şeylerin yaygınlaşması, bunların kabul etmeyeceği kötülüklerin de önüne geçilmesi için çaba göstermelidir. Bu bakımdan Allah Teâlâ: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk olsun! İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” buyurur. (Al-i İmrân,104)

 

  1. Dünyayı Yaşanır Kılmak İçin Pis Şeylerden Uzak Duracağız

Yaşadığımız dünyaya karşı sorumlu olduğumuzun ve yeryüzünü ifsat etmek isteyenlere karşı mücadele etmemiz gerektiğinin bilincinde olmalıyız. Çevre kirliliğine, kimyasal atıklara, tohumların genetiği ile oynamaya kadar dünyanın ekolojik dengesini bozucu her harekete karşı durmalıyız.

Bugün, sadece bizim değil, ortak yurdumuz olan dünyamızın da güvenliği ve geleceği tehlike altındadır. İnsanoğlu; hırsına, tamahına, kibrine, hükümranlık arzusuna yenilmiş; maddi menfaatleri ve çıkar savaşları için attığı umursamaz adımlar yüzünden tabiatın dengesini bozmuş; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk için yeni kapılar açmıştır. Denizler, akarsular, toprak ve hava kirlenmiş, bitkiler ve canlılar âlemi zarara uğramış, nesillerin sağlığı ve huzuru göz ardı edilmiştir. (Mehmet Görmez; Hz. Peygamber ve Güven Toplumu)

İçinde yaşadığımız bu dünyayı düzeltmek ve daha yaşanılır bir hale getirmek için nereden başlamamız gerektiğini anlatan bir örnek vermek istiyorum:

Bir adam, bütün bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini alır. Bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşünürken oğlu yanına gelir ve parka ne zaman gideceklerini sorar. Baba, bu hafta sonu parka gideceklerine dair oğluna söz vermiştir. Ama dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekir. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişir. Dünya haritasını küçük parçalara ayırıp oğluna uzatır:

“Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim!” der. Sonra da:

― “Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirse bu haritayı akşama kadar düzeltemez!” diye düşünür. Aradan on dakika bile geçmeden çocuk koşarak gelir:

“Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz!” der.

Adam önce inanamaz ve görmek ister. Gördüğünde de hayretler içinde kalır ve oğluna bunu nasıl yaptığını sorduğunda çocuk şu ibretlik açıklamayı yapar:

“Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzeltince dünya da kendiliğinden düzeldi.”

Evet, insanın kendisi düzeldiğinde içinde bulunduğumuz okul, şehir, ülke ve dünya da kendiliğinden düzelecektir.

Daha yaşanılır bir dünya için yapmamız gereken tek şey: Kendimizden başlamak…

 

  1. Güzel ve Temiz Şeyler Üreteceğiz

İnsanlığın yararına olan şeyler üreteceğiz. Barutu bulduğu halde bomba yapmayan, pusulayı bulduğu halde coğrafî keşifleri vesilesi ile ülkeleri sömürmeyen bir yaklaşım içerisinde olacağız.

Sağlıksız olan şeylerin üretimini yapmayacağız ve üretimini yapanlara müsaade etmeyeceğiz. Kazançlarımız helal ve temiz olacak. Ellerimiz her zaman için harama bulaşmamış ve uzattığımızda Hz. Musa (as) gibi ellerimiz bembeyaz olacak.

  1. Rıza-i Bâri İçin Yaşayacak ve Onun İçin Öleceğiz

“De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’am,162)

Sorumluluk omuzlarımıza bindiği andan itibaren O’nun rızasına uygun bir hayat yaşamak, O’nun emir ve yasaklarını gözetmek, O’nun kutlu elçisinin ahlakı ile ahlaklanmak her dava arkadaşımızın görevi olmalıdır. Yaşantımızla, duruşumuzla, ticaretimizle, evliliğimizle ve ailemizle topluma örnek olacağız.

İnsanı insan kılan ve insanı var kılan bu değerlerle insanlığa İslam’ı sunacağız. Eylemlerimizin özgürleştirici yönünü, zincirleri kırdıran ve kaldıran yönünü, ilahi düstur ve ilkelerle sabit kılacağız.  Merhum Akif diyor ki:

Âlemde ziya kalmasa, halk etmelisin, halk!

        Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!

Değerli Dostlar; var olmak, özne olmak ve yeniden tarih sahnesindeki yerimizi almak için Kur’an’a, Hz. peygamberin örnekliğine ve kadim ilmî kültürümüze yaslanarak geleceği inşa etmeliyiz.

İslam dünyasının, batı karşısında girdiği yenilmişlik psikolojisinden kurtulma isteği; dinî, siyasî, ekonomik ve ahlak açısından yeni bir toplumun inşası ile gerçekleşecektir. Böyle bir toplumun oluşması, İslami hareketin güçlü bireyler yetiştirmesi ile mümkündür.

Değerli Dostlar; “Gençliği olmayan milletler ve toplumlar yok olmaya mahkûmdur.” düsturu ile gençliği merkeze alan bir yapıyız. Ancak karşımızda dünden farklı, sosyal medya ile büyüyen bir gençlik var. Dünün dili ile bugünkü gençliği ikna etmemiz imkânsız görünüyor. Bugünkü gençliğin ne olduğunu, beslenme kaynaklarını, hangi dili konuştuklarını, ne tür argümanlar kullandıklarını kapsayacak, bilimsel ve akademik bir gençlik çalıştayı yapmak mecburiyetindeyiz.

Kur’an’ı incelediğimizde gençlikle ilgili üç model ile karşılaşmaktayız:

  • Yusuf; iffet ve hayâ: Yusuf, makam sahibi güzel bir kadının bütün isteklerini, zindana atılma tehditlerine ve çeşitli komplolarına rağmen geri çevirmiştir. İlkelerinden taviz vermemiş, henüz gençlik döneminde Mısır yönetimi kendisine teslim edilmiştir.
  • Ashab-ı Kehf; inançta sebat: Kehf süresinin 13, 14 ve 15. ayetleri; gençlerin “hakkı kabul” ve “Allah’a iman” konusunda toplumlarından farklı bir sağduyuya sahip olabileceklerine işaret eden ayetlerdir. Gençlik, davete cevap verebilen bir dönem olarak dikkat çekmektedir.
  • Meryem; iffet: Hz. Meryem’in iffeti Kur’an’a konu olmuş ve adına bir sure nazil olmuştur.

Sevgili Gençler!

Bu geçici dünyada iffet ve hayâ konusunda; erkekler Hz. Yusuf’u; kızlar Hz. Meryem’i örnek almalıdırlar.

Gençler! Gömlekleriniz asla önden yırtılmamalı; çünkü gömleği önden yırtılan bir gençlik yarını asla inşa edemez. Ülkenin yönetimi, ancak, ilkelerinize bağlı kalıp gömleği muhafaza ederek ve her daim Allah’a sığınarak sizlere nasip olacaktır.

Hz. peygamberin (s.a.v) şu hadisinden ilham alarak; yarınlarda toplumu şekillendirecek, geleceğimizin mimarları olan gençlerimizi dualarımıza taşımamız gerekmektedir: ‘‘Allah’ım, şu iki adamdan -Ebû Cehil ve Ömer b. Hattâb’tan- sana en sevimli olanı ile İslam’ı güçlendir.” (Tirmizi- Müsned, 2/25) Davet ve tebliğ görevini ifa eden her bir arkadaşımızın, kendi çevresinde, dini düşüncenin toplum üzerinde etkili olmasına katkıları olacak iki kişiyi gözüne kestirmesi gerekmektedir.

Önce tespit edeceğiz, ‘hangi iki kişi?’ diye… Sonra dualarımıza taşıyarak Rabbimizden yardım niyaz edeceğiz. Daha sonra da onları vahiyle buluşturarak özgün ve özgür bireyler olarak yetiştireceğiz.

Yeteneklerin Allah’ın birer ayeti olduğunu ve dolayısıyla gençlerimizin yeteneklerinin köreltilmesinin, insanın halife oluşunu zedeleyeceğinden hareketle, gençlerimizi yeteneklerine uygun bir şekilde yetiştirmeliyiz.

Yeteneklerini geliştirebilecek ortam ve zeminler oluşturmalıyız. Sanatta, edebiyatta, sporda, tiyatroda, sinemada, mimaride ve diğer alanlarda yeteneği olan gençlerimizi yönlendirmeli ve gelişmeleri için katkılar sunmalıyız.

Okuyan, eleştiren, sorgulayan, analitik düşünebilen, taassup ve asabiyetten uzak, tevhit bilinci gelişmiş, kendi tarih ve medeniyetinden haberdar bir gençlik ile ancak, ümmet olarak verdiğimiz varlık mücadelemizi tamamlamış oluruz.

Özgürlük, adalet ve merhamet kavramlarını özümsemiş; iffeti, güzel ahlakı ve sadakati ilke edinmiş; ihyayı, ıslahı ve imarı düstur edinmiş; fedakârlık, diğergamlık ve vefakârlığı şiar edinmiş; toprağa, bitkiye ve suya karşı hassas; sorumluluk bilinci gelişmiş bir gençlik yetiştirmeliyiz.

Değerli Dostlar! Eğer bu nesil, bizim tarafımızdan inşa edilmezse, fazilet hissini yitirmiş güçler, teknikler ve medeniyetler, tek dişi kalmış canavar haline dönüştüreceklerini daha modern şartlarda, tüm imkânlarıyla devam edeceklerdir.

Asımın Nesli; dinini, vatanını, milletini, değerlerini ve tüm ümmeti kucaklayandır. Haksızlığa tahammülü yoktur. Haksızlığa karşı susmayan, haykıran ve hatta bileği ile düzeltmeye çalışan gençtir. Vahyin şahitliğini üstlenen, iman ettiği ilahi değerleri hayata taşıyan, taşımakla kalmayıp, yaşayarak içinde bulunduğu topluma örnek olan bir nesildir.

İnandığı değerler uğruna bedel ödeyen, ayaklarını sırat­-ı müstakimde sabit tutan bir genç nesil.

Kur’an’ı okudukça evrene, hayata, topluma, insana, zamana ilişkin yeni bir düşünce, yeni bir anlayış, yeni bir dünya görüşü ile bakan bir nesil. Varlığını Allah’a adayan bir nesil. Kirli hayatın acımasız kucağına düşmektense güzel ölümün şefkatli kollarına düşmeyi tercih eden bir nesil.

Yani tembellik, hazır olana konmak, egoist, hırs ve kıskançlık, neme lazımcılık, duyarsızlığın kendinden uzak olduğu bir ASIMIN NESLİ, günümüzün genç nesli…

Dilsiz, hafızasız, tarihsiz, kültürsüz, inançsız, bir nesil değil.

Kendi değerlerine sırtını dönmüş bir nesil değil. Milletin kaderini etkileyecek, idealist dava adamı bir gençlik.

Gençlik ile ilgilenen eğitimci kardeşlerimizin bilgi ve birikimlerini güncellemeleri gerekmektedir. Tek sermayesi gençlik yıllarında okuduğu kitaplar ve dinlediği sohbetler olan kardeşlerimizin gençliği etkilemeleri imkânsızdır.

Gençlik ile ilgilenen kardeşlerimizin;

  • Önce gençlik diye bir derdi ve davası olacak.
  • Kendisini yetiştirmiş ve her zaman yenileyen, gelişmelerden haberdar, dinamik ve çalışkan olacaktır.
  • Gençlerle zaman geçirecek, onların sorunlarını çözmeye çalışan fedakâr bir insan olacaktır.
  • Toplumun değişmesi ve dönüşmesine katkı sunacak lider ruhlu gençleri tespit edip onları vahiyle buluşturmaya gayret sarf edecek ve Rabbine, tespit ettiği gençlerin vahiyle buluşması için niyazda bulunacaktır.
  • Ve yeni bir dil ve söylem geliştirerek çağın ruhuna uygun mekânlar tahsis etmelidir.

Değerli Dostlar!

İslam öncesi Mekke’de kadının hiçbir hak ve hukuku yoktu, hatta varlıkları rahatsızlık veriyordu. Kız çocukları doğduğunda, ayetin ifadesi ile yüzleri simsiyah kesiliyordu. (Nahl,58)

Hz. Peygamber’in Risâlet’i ile beraber, kadın eş oldu, anne oldu, cennet anaların ayağının altına serildi. Mirasta payı, nikâhta iradesi oldu ve bilgide düşüncesine müracaat edildi. Kadın savaşta, barışta, mahkemelerde, ilim meclislerinde ve mescitlerde kısacası sosyal hayatın her alanında var oldu, kıymet gördü.

Modern seküler hayatın en büyük darbeyi kadına vurduğunu ve kendisine en büyük sermaye olarak kadını gördüğünü maalesef üzülerek ifade etmek istiyorum.

Kadını cinsiyetinden dolayı muhatap alanlar; kadını eğitimde, sağlıkta, ekonomide, pazarda ve reklâmda bir sömürü aracı haline getirmektedirler.

Müslüman kadınlar modern hayat ile gelenek arasında kalarak kendilerini tanımlamada ciddi problemler yaşamaktadır.

Modern hayatın etkisiyle Müslüman kadınlar, bazen feminist bir yaklaşımla, bazen modern hayat tarzının kadını sömürmek için açtığı iğrenç alanları talep eden bir yaklaşımla kendi İslami kimliğinden uzaklaşmaktadırlar.

Değerli Dostlar; aile, toplum ağacının meyvesi olduğu gibi aynı zamanda da çekirdeğidir. Dolayısıyla ailedeki problemler toplum kaynaklıdır ve bu problemler toplumun bütününü ilgilendiren ve çöküşüne sebep olabilecek hayati meselelerdir. Bu çöküşe sebep olmada medyanın payı inkâr edilemez. Kitle iletişim araçlarının insan tutum ve davranışları üzerindeki etkilerinin çok güçlü olduğu inkâr edilmez bir gerçektir.

Medyadaki bazı dizilerin olumsuz etkisiyle, toplumda aile kurmak ve çocuk sahibi olmak neredeyse anlamsızlaşırken; evlenmemek ve nikâhsız aşk birlikteliği yaşamak kabul gören, sıradan bir yaşam tarzı olarak gösterilmektedir. Diziler, ölene kadar sürdürülmesi için söz verilen evliliklerin, ihanetlerle, entrikalarla yıkıldığını gösteren örneklerle doludur.

Eğitici nitelikte dizi filmlerin hemen hemen görülmediği ekranlarda, maalesef, Müslüman aile yapısına ve yaşantısına uygun olmayan görüntüler hâkim olmaktadır.

Nitekim okul çağındaki genç kızların hayatın gerçeklerinden uzaklaşıp tozpembe bir dünyada yaşamasına imkân sağlayan, arkadaşlık ilişkilerinin cinsel boyutlara indirilmesini meşrulaştıran ve gençleri bu yönde bir hayat tarzını benimsemeye iten diziler bulunmaktadır.

Fırtına-gerginlik dönemi diye adlandırılan ergenlik çağının içerisinde bulunan gençler için şiddetin egemen olduğu, çalışarak hayatı kazanmak yerine kısa yoldan köşeyi dönmenin konu edildiği diziler mevcuttur.

Değerli Dostlar, bir başka konu; o da erkeği yani babayı itibarsızlaştırma, kanun ile terbiye ederek aile içinde etkisiz hale getirme, aile yapısı içindeki en önemli ögelerden birini, tabiri caizse, imha etme konusudur.

Basit bir karı koca tartışması sonucu polis zoruyla evinden uzaklaştırılan, polisler kolunuzda ve çocuklarınızın, komşularınızın gözü önünde mahallenizden çıkarılan, gideceğinizi bilemediğiniz bir yeriniz yoksa, en yakınlarınıza bile evinden atılmış olmanın utancı ile yutkunan bir erkeğin durumunu sadece Avrupa uyum yasalarına uygun hale getirmek için kanunlaştırmak ne kadar gerçekçidir?

Her Allah’ın günü televizyon haberlerinde kadına şiddet ve yaralama, erkeğe evden uzaklaştırma, para cezası ve hapis haberleri ile dolu…

“Kadına şiddeti bitirmek” gibi masum görünen, kuzu postuna bürünmüş kurt misali bu kanun çıktığından beri kadına şiddet hiç olmadığı kadar arttı. Yapılan haksızlıklar karşısında cinnet geçiren erkekler şiddete yöneldi. Kadınlarımızın korunma yolu bu olamaz.

Devletin elinde onlarca medya organı var. Medya artık şiddeti artırmak için değil, merhameti artırmak, sevgiyi çoğaltmak için çalışmalı…

Toplumsal değişim ve dönüşümlerde kadınların rolü küçümsenemez. Fıtratı bozulmamış bilinç ve tasavvuru kirlenmemiş kadın; hiçbir şey yapmadan etrafını terbiye eden varlıktır. Bu konuda Akadder’e çok iş düşmektedir.

Değerli Kardeşlerim; geçtiğimiz günlerde operasyonlarla çökertilen yapılar üzerinden cemaat-devlet, sivil toplum-devlet tartışmaları gündemi işgal etmektedir. Alenen İslam’a ve insanlığa hakaret sayılabilecek yapıların, televizyonlarda boy boy afişe edilerek büyütüldükten sonra, çökertilirken ‘İslami cemaat’ imajıyla birlikte anılması, İslam’a düşmanlık değilse en hafifinden ahmaklıktır. Bu tartışmalar üzerinden eğer İslam ve Müslümanlar zerre kadar zarar görüyorsa, bunun vebali çok büyük olacaktır. Bu tartışmalarla cemaatlere ve İslami sivil toplum kuruluşlarına karşı kin ve nefret uyandırmak, toplumun temel dinamiklerini hiçe saymaktan öte bir şey değildir. Bugüne kadar insanlara, Kur’an-ı Kerim, peygamber hayatı, hadis vb. bilgiler ulaştırmaya çalışan, samimi bir şekilde –bildiği kadarıyla- dini anlatan yapıların hepsini topyekûn kirli sepetine atmak nasıl bir çabadır? Uzun yıllardır dini yaşantıyla, iç ve dış mihraklara karşı dinî anlayışı canlı tutmaya çalışan, İslamî söylemi ve eylemi aktif kılmaya çalışan yapıların emekleri ne çabuk unutulur oldu!

Her cemaati, her sivil toplum kuruluşunu FETÖ ile kıyaslamak, FETÖ ile özdeşleştirmek ne acı bir durumdur! Devleti neredeyse ele geçiren dış kaynaklı bir terör örgütü ile bütün cemaat ve yapıları bir tutma gayreti, bu terör örgütlerinin emellerini, tersine bir eylemle, yeniden gerçekleştirmektir.

Tüm gücünü oturduğu koltuğun sırtlığından alan kişilerin “Cemaatler devlete bağlansın” sığlığı ne garip bir şeydir! “Devlet cemaatleri denetlesin” anlayışının, yeni bir buluşmuş gibi ortaya atılması gülünç bir durumdur. Bir dernek veya vakıf adı ile yapılan bütün faaliyetlerin hepsi devletin organları tarafından denetlenmektedir. Günümüz dünyasında bu tartışmalar yanlış tartışmalardır. Toplum üzerinde devlet etkisini azaltma ve toplumu sivil bir yaşama doğru götürmek için oluşturulmuş kuruluşlar devlet tarafından mı yönetilsin?

Topluma, insanlara zarar veren, şiddete, teröre bulaşmış yapıları tespit etmek, incelemek, soruşturmak ve cezalandırmak devletin işidir. Bunu hakkıyla yerine getirmelidir. Buna itiraz etmek mümkün değildir! Bu zaten, kanunlar çerçevesinde belirlenmiş ve uygulanmakta olan bir durumdur. Ancak bunun dışında kalan bir sivil toplum kuruluşunun fikrinin, eylem biçiminin, çalışmalarının -sözüm ona- devlet tarafından belirlenmesi durumunda hangi sivillikten bahsedilebilir!

Değerli Kardeşlerim; tam da bu noktada cemaatler ve sivil toplum kuruluşları, kendini çek etmeli, samimi olarak çıktıkları yolda kontrolü elden bırakmamalıdırlar. Mehmet Zahit Kotku’nun ifadesiyle, “cemaatler cemiyete insan yetiştirir, kendilerine değil!”. Kendi gettosunu oluşturup, cam duvarlar içerisine hapsolmuş bir yaşam biçiminden ziyade toplum içerisinde yaşamalı; dini, hayata pratize etmeli, söylem ve eylemlerde toplumun bütün kesimlerini göz önüne alarak hareket etmelidirler.

Devletle olan ilişkilerde doğru bir noktaya konumlanmalıdırlar. Devletten emir alan bir konuma gelmemeli, devletin bir kurumu gibi hareket etmemelidirler-ki burada sivillikten bahsedemezsiniz-. Bununla beraber ele geçirme iç güdülerinden sıyrılmalı, devletten nemalanma ve rant devşirme basamağı olmamalıdırlar. Devletin toplum için yaptığı olumlu işleri desteklemeli, yanlış işlerine hiç çekinmeden itiraz etmelidirler. Sivil yapıların devlete karşı olduğu anlayışı yanlıştır. Bilakis devletler sivil yapıların destek ve itirazları sayesinde güçlenir ve yollarına daha emin adımlarla ilerlerler.

Kurumsal yapıların kontrol edilebilirliği için, sivil toplum kuruluşlarının politikaları, iktidarları denetleyen bir misyon yüklenmeli, bürokrasinin iktidar ve halk üzerindeki baskısını denetleyen ve hafifleten bir pozisyonu olmalıdır.

Eğitimden adli sisteme, imardan enerjiye, tarımdan basına kadar açıkça görülen o müthiş savurganlığın durdurulması, liyakat problemi ile çözüme kavuşacaktır. Çünkü liyakatin tercih edilmesiyle bir günlük iş bir aya yayılmaz; ödenekler çarçur edilmez, gözaltı süreleri kısalır. Dünyayı doğru okur, doğru yorumlarız. Hepsinden önemlisi liyakat noksanlığının suçunu birbirimize atmayız. Emaneti ehline teslim etmeyi ilke ediniriz. Etnik veya ideolojik sınıflaşma kaygıları yok olur. Liyakat sorunu çözülürse, adil sistemin ihyası, Milli Eğitimin yalpalaması gibi kangrenleşmiş birçok sorun çözülecektir.

Cabiri’nin de isabet ettiği gibi yeni bir siyaset fıkhına ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaca ne imamet mitolojisi anlayışı ne de Muaviye’nin temellerini attığı saltanat modeli cevap verebilir. Devletin kutsallığı yerine hukukun üstünlüğü fikrini temel alan; açık ve şeffaf bir yönetim anlayışını benimseyen; seçim, şûra ve biat anlayışını güncelleyerek oluşturulacak yeni bir siyaset anlayışı ihtiyacı doğmuştur.

Elli yaşındaki bir adama sekiz yaşındaki bir çocuğun elbisesini giydirmek ne kadar mümkün değilse, bugünün sorunlarını da düne ait yöntemlerle çözmek mümkün değildir.

Sonuç olarak; yapılan seçimle birlikte ülkemizde değişen yönetim modelinden umutluyuz. Yeni yönetim modeliyle birlikte sivil hayatın önünün açılmasını, insanların özgür düşünebilmesini, düşüncelere pranga vurulmamasını, sistemin aklî ve ahlakî değerlere dayanan bir model olmasını arzuluyoruz. Türkiye’yi uzun yıllardır bağlayan zincirlerden kurtarıp daha insani ve İslami yaşayışı modelleyecek ve bu modeli insanlığa sunacak bir yapılanma olmasını istiyoruz.

Devletin, ihale, adam kayırmacılık, rant imajından kurtarılıp her ferdine değer veren, her ferdiyle tek tek ilgilenen bir hizmet anlayışı ile yeni bir imaja kavuşturulmasını talep ediyoruz.

Müslüman cemaatler ve STK’lar olarak; bu ülkede inanç ve fikir özgürlüğü konusunda geniş bir toplumsal mutabakat sağlanarak seksen bir milyon insanın ötekileştirilmeden bu ülkenin vatandaşı olduğunu bilmesi gerekir. Her bireyin eşit haklara sahip olduğu adalet ve şûra esaslarına dayanarak her bireyin yaşama hakkı ve hukukunun yeni sistemde güvence altına alınması talebimizi yetkililere iletmemiz gerekmektedir.

Değerli Kardeşlerim; İslami hareketin bir parçası olarak bizler, yeni bir dil geliştirmek zorundayız. Söylemlerimizin afakî olmaması için ve karşılık bulması için altının doldurulması gerekmektedir.

Toplumsal yapımızı iyi tahlil etmemiz gerekiyor. Toplumsal gidişatın ve değişimin kavramsal haritasını doğru algılayabilmemiz gerekiyor. Toplumsal muhayyilemizin nasıl değiştiğini kavramamız gerekiyor. Bunları iyi tahlil ve analiz etmezsek “gençliğe, aileye ve bireye ulaşalım, ilgilenelim ve kucaklayalım” demekle bir şey elde edemeyiz.

Şu an dünyevi anlamda birtakım kazanımlarımız mevcuttur. Bu elde ettiğimiz mevki makam ve birtakım zenginlikler, bizleri yorgunluğa yılgınlığa ve atalete sevk eden temel amiller olmuştur. Bu kazanımlardan vazgeçmek elbette kolay değildir. Ancak Müslümanların itibar kazanması, davet ve tebliğde yeniden başarıya ulaşması, mevcut dünyevi kazanımlardan vazgeçebilmekle mümkün olacaktır. Aksi takdirde modern hayatın sunduğu kazanımlarla beraber, modern kültürün vazgeçilmez bir parçası olan parçalanmış kimlik ve parçacı yaklaşımlar söz konusu olacaktır.

İslam medeniyetini yeniden inşa etmek için çalışan bizlerin, toplumda mesajlarımızın rağbet görmesi için şu hususları güncelleştirmemiz gerekir:

1-İstikamet üzere bulunma veya istikametimizin sahihliği

İstikamet; hakka tabi olmak, adaleti yerine getirmek, doğru yola girmek, itaat olan şeyleri yapıp isyan olan şeylerden sakınmak, verdiği sözü tutmak ve haktan başkasına meyletmemek demektir.

Sırat-ı müstakim dediğimiz, dosdoğru yol diye tarif ettiğimiz yol elbette ki Allah’ın razı olduğu, “İslam” diye nitelendirdiği, bütün hayatın düzen ve nizamını sağlayan hem dünya hem de ahiret saadetini temin eden İslam dinidir. İstikamet bütün davranışlarda, hatta ibadet ve itaatlerde dahi uyulması gereken ölçüdür. İmanın, amelin ve ahlakın kendisiyle mükemmelleştiği, değer kazandığı, insana fayda sağladığı kural ve kanunların bütünüdür. Ne ifrat ne de tefritin aşırılıklarına kapılmadan mutedil olmanın adıdır.

Dünyadan soyutlanmadan, ahiret hayatını unutmadan her şeyi yaratılış gayesi doğrultusunda anlamlandırmaktır. Evde-işte, çarşıda-pazarda, hazarda-seferde, aile de ve toplumda hayatın her alanında ölçülü ve dengeli olmaktır.

2-Arı, duru, pak, eklentisiz olmak

Saf, temiz ve kirlenmemiş olmak, şaibesiz bir hal ve duruşa sahip olmak yani safiyet halinde olmaktır. Bu safiyet aynı zamanda birçok sorunumuzun çözümünde anahtardır. Özümüzün dışa vurumun da güvenilirliğimizin temel taşıdır safiyet.

Yüreklerimizdeki bu safiyet; dünyevi istek ve arzuların birtakım beklentileri yüzünden, kirlenmiş, sapmış ve tozlanmış benliklerimizi temizleme vesilesidir. Ancak bu safiyet sayesinde ilkeli bir hayatı ve hikmetli bir bakışı elde edebiliriz. Aynı zamanda insani ilişkilerimizde bir yakınlaşma, kaynaşma, güvenme, dostluk ve kardeşliğin tesis edilmesini sağlar.

İhya ve ıslahta, toplumsal inşada safiyetin yanında, şeytanlığın, kurnazlığın, sahteciliğin, uyanıklığın yeri yoktur.

3- Samimiyet ve Sahicilik

Kendimizi genç nesle karşı sorumlu hissediyorsak ve yaşadığımız toplumda adaletin, ahlakın, hakkın ve hukukun, kardeşliğin, aile içi huzurun ve düzenin sağlanmasını düşünüyorsak samimiyet ve sahicilik bizim şiarımız olmalıdır. Yüzümüze yansımalıdır. Karakterimiz olmalıdır.

Sahte ve kurgusal hallerin oluşturduğu yıkım ve tahribatın, geçici, yüzeysel, gösterişçi davranışların milletimizi ne duruma getirdiğini görmemek mümkün değildir.

Modern kültürün, sahte, egoist, menfaatçi yaşam güdüsünün, toplumu çözüp parçalamanın dışında bir işe yaramadığını görmemek mümkün değildir.

Samimiyet demek; yakınlık ve dürüstlüğün ortaya konması, kişinin emin olması, selam ve esenliğin bir düstur haline gelmesidir. Dinimiz bize nasıl bir ilişki kuracağımızı nasıl bir bağ kuracağımızı ve hangi ilkeler üzerinde duracağımızı belirliyor. Kendimizden ziyade başka insanları düşünme sorumluluğu bizim yolumuzun mihenk taşıdır.

Bütün bu olanlardan sonra biz sorumlu müminler olarak her türlü fikrî ve fiilî saldırılar karşısında, duyarsız bir insan gibi toplumsal ifsat ve bozulmayı seyretme durumuna düşersek, günaha karşı duyarsızlaşmanın sinsi bir zeminde oluşması ve iradenin devre dışı kalması da kaçınılmaz olacaktır.

Çoğu zaman sıradanlaşmanın farkında bile olmayabiliriz. Yani bu sıradanlaşma en temelde kötülük karşısında insanın sükût etmesidir.

Bu sıradanlaşma bozulma ve köhnemeyi beraberinde getirir. Bizler sıradanlaştıkça şahitlik ruhunu ve sorumluluk bilincini kaybetmiş oluruz ki –maazallah- egoizmin esiri olmuş oluruz. Bütün bunlar günah işlemeyi alışkanlık haline getirmeye sebep olan durumlardır. İsrailoğullarının en tipik özelliği bir günah konusunda başkalarını uyarırken kendilerinin ortama ayak uydurmasıdır. Bu durum pişkinliktir, gaflettir.

Mücadelemizin sürekliliği açısından özellikle üç hususun -önemine binaen- altını çizmek istiyorum:

  • Birinci Husus: Sevgi merkezli bir hayat tarzını özümsemeliyiz

Sevgiyi hayatımızın başlangıç noktası yani hayatımızın hareket noktası olarak almalıyız. Sevgiyi hayatımızın merkezine alırsak, derdi ve davası olan biz davetçi Müslümanlar sevginin gücünü görür, farkındalığa ulaşırız…

Hayata sevgiyle bakmak, sadece bir nostalji olarak şarkılarda ve türkülerde telaffuz edilerek geçiştirilemez. Tam tersine hayatı daha insanca yaşanır kılabilecek bir beklenti ve bu beklentiyi hayata geçirecek bir irade ve eylemlilik de gerekir. İşte bu eylemlilik, bizi, diğer insanlarla normal bir ilişki kurmakta olumlu şartlara taşır.

Günah işleyen insana yönelik tepkinin, insana değil, işlediği ve içinde debelendiği günaha olduğunu ancak sevgi üzerinden anlayabiliriz.

Sevgi, bir yönüyle de insanların kaynaşmasına vesile olur. İnsan sevdiği ile yakınlaşır. Sevgi bizi muhataplarımıza yönlendirir. Muhatabımızı doğru anlama konusunda bizi bir gayret ve çabaya sevk eder.

Dikkat ederseniz, bir insan neye ilgi duyup ona yönelirse, kesin olarak orada bir sevgi vardır. İnsanoğlu sevdiği şeyi tanıma uğraşına girer. İşte bu istek de insanı irade ortaya koymaya yönlendirir. Kişi, sevgi beslediği, yakınlık duyduğu insan için kötülük düşünmez, ona düşmanlık etmez. İşte bu sevgi sayesinde yakinen tanıdığınız, sevdiğiniz birine karşı göstereceğiniz sertlik bile sert bir tepki oluşturmaz. Anne sevgisi, baba sevgisi, kardeşlik sevgisi, arkadaşlık sevgisi, Kur’an sevgisi, peygamber sevgisi ve Allah sevgisi işte böyle bir şeydir.

Sevgi bağı, sizi gençlere yakınlaştıracak ve birlikte yol yürümenizi sağlayacaktır. Sahici ve samimi fedakârlık hissinin oluşmasının arka planında sevgiye olan inancın olduğunu bize gösterecektir.

İkinci Husus: Muhabbeti bir düstur haline getirmeliyiz

Sevgi ve muhabbet, dava erlerinin muhatapları ile ilgili davet ve tebliğlerinde bizi besleyen, bizi yürekten harekete geçiren, vazgeçemeyeceğimiz kavramlarımızdır. Sevgi bizi muhabbete götürür. Muhabbet hoşlanılan şeye gösterilen meyildir. Beğendiğini, ilgi gösterdiğini göstermektir. Muhabbet duymak dostça münasebetlerde bulunmaktır. Muhabbet aynı zamanda davet ve tebliğ yapılan muhataplara güven temin eder.

Bu muhabbet Rahim olan Rabbimizin esirgemesi, bağışlaması ve acıması sayesinde sevgiyi varlığın özüne dönüştürür.  İşte dostluk ve kardeşlik bu sebepten bu kadar önemlidir.

Gençlere yönelik ilginizi sevgi ile taçlandırırsanız, onlarla dost olursunuz. İşte bu dostluk oluştuğunda o genç size yakınlaşmaya başlayacaktır.

Eğer bunu başarabilirsek gerçek anlamda bir müminler topluluğunun oluştuğuna hep birlikte şahitlik edeceğiz.

Üçüncü Husus: Fedakâr olmalıyız

Mücadelede var olan kardeşlerimizin “feragat etmek” kavramını içselleştirmeleri gerekmektedir. Feragat, herhangi bir hak talebinde bulunmadan, sadece iyi olma halini taşıma adına bir işi yapmaktır. Yani yaptığı işi herhangi bir beklentiye girmeden yapmaktır. Bundan dolayıdır ki fedakârlık çok zor bir iştir. Din, fedakârlığın ücretini ilahi hesaba havale ederek ödeyeceğini taahhüt eder. Fedakârlığın ücreti, Rabbimizin bize vahiy ile bildirdiği cennettir.

Demek ki, insan doğası gereği bir fedakârlık ettiği zaman karşılığını beklemektedir. Ama gerçek fedakârlık, herhangi bir karşılık beklemeden sadece Allah’ın rızasını gözeterek yapılan fedakârlıktır. Gerçek fedakârlık dünyevi bir karşılık beklemeden yapılan fedakârlıktır.

İşte bizim İslam davamıza olan bağlılığımız ve bu dava yoldaşlarımızla dayanışmamız bu istikamet ile başlar. Safiyane bir gayrete dönüşür. Samimiyet bizim vazgeçilmezimizdir. Sahicilik yeni nesillerle buluşturur, sevgi seli oluşturur.

Muhabbet ve dostluk, kardeşlik ve arkadaşlık ile mayalanır. Hiçbir dünyevi karşılık beklemeden sadece Allah rızasını gözeterek kardeş olur, dost oluruz. İşte bence “gerçek yol kardeşliği” budur.

Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum; Meselelerimizi konuştuk, hasret giderdik. Rabbim ömür verirse –inşallah- bir sonraki yıl yeniden buluşup dolu dolu gündemlerle bir arada olacağız.

Bu vesileyle idrak edeceğimiz KURBAN Bayramının hayırlara vesile olmasını temenni eder, sizlerin, aile efradınızın ve tüm Müslümanların bayramını tebrik ederim.

 *Anadolu Buluşmaları Kapanış Konuşması

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

eighteen + 8 =