Ahlak ve ibadet… Aslında çok geniş ve kapsamlı iki konu… Geniş ve kapsamlı olduğu kadar birbiriyle de ilintili iki kavram…
İbadet, kulluk eksenli bir yaşamı hayata hâkim kılmaktır. Çünkü ibadet boyun eğmenin, itaat etmenin, saygı göstermenin ve kulluğun en zirve noktasıdır. İbadet, hayatı zirvelerde yaşamlaştırmanın adıdır. Kulluk eksenli bir hayata yelken açan iman erleri yüce ve soylu kişiliklerin sahibidirler. Zirvelerde seyran etmektedirler. Hayatı şuurla yaşamaktır ibadet. Hayatın mihveri ya Allah’ın ya da gayrisinin emir ve istekleri etrafında döner. Allah’a kul olanlar, Allah’ın istediği şekilde davranırlar ve hayatı onun arzusu doğrultusunda yaşarlar. Güzel ve temiz bir yaşama sahip olurlar. Allah’tan gayrisine kulluk edenler ise kötü ve çirkin bir yaşama yelken açarlar. Her iki yaşam tarzı da ibadet olarak tanımlanır.
Ahlak ise bu kulluk eksenli yaşamı fıtrat üzere kılmaktır. Zira fıtratın kodlarını yaşamlaştırmak ahlaktır. İnsanı yaratan Allah, insanı kulluk için yarattığını beyan ediyor (Zariyat:56) ve bu kulluğu halifelik misyonuyla idame etmesi gerektiğinin de altını çiziyor (Bakara:31).İşte ahlak, bu hedefi ve misyonu yaratılış üzere devam ettirmektir ki Allah rasulü “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyurmaktadır. Allah-u Teâlâ da “Arkadaşınız yüce bir ahlak üzeredir” buyurarak bu misyona dikkat çekmektedir. İbadet ve ahlak arasında böyle biri olmayınca diğerinin eksik kaldığı tarzda bir ilişki vardır.
Değilse, birbirinden farklı olgular ise, o halde sormak lazım; “Olay sadece bir takım güzellikleri hayata hâkim kılmaktan mı ibarettir? Peygamberlik salt bir ahlak zabıtalığı mıdır?” Öyle ya “Ben yüce ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyurmuyor mu Allah rasulü? Allah da te’kiden “Arkadaşınız yüce bir ahlak üzeredir” buyuruyor aynı şekilde.
Risalet zincirine baktığımızda durumun hiç de böyle olmadığını görürüz. Peygamberler salt bir ahlakçı olarak sorumluluk icra etmemişlerdir. Son nebi Hz. Muhammed (sav) gibi diğer gönderilmiş tüm peygamberler de ayette geçtiği üzere; “Andolsun ki biz, "Allah'a kulluk edin ve tağuttan sakının" diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” (Nahl:36) Allah’tan başka ilah olmadığını, kulluğun yalnızca Allah’a yapılması gerektiğini beyan üzere gönderilmişlerdir. Görünürde siyasi bir hedeflerinin olduğu görülmektedir. Ama bizler peygamberler tarihine baktığımızda her peygamberin toplumlarında yüce ahlaki değerleri yeniden yaşamlaştırmak için mücadele ettiklerine de şahit oluyoruz. Bunun da sorumluluk olarak icra edildiğini ve düzelmeler olmadığında da azabın gelip toplumları helak ettiğini görüyoruz.
İnsanlara tebliğle mükellef kılınmış tüm peygamberlerin, Allah’a kulluk eksenli bir tebliği sunmak için gönderilmelerine rağmen, toplumlarının ahlaki yapılarını tashih etmeye çabalamaları, sosyal çöküntü ve buhranlarıyla en üst seviyede ilgilenmeleri ibadet ile ahlak arasında ciddi bir ilişkinin var olduğunu ve bu iki hususun birbiriyle ne kadar iç içe olduğunu göstermektedir. Ahlakın, Allah’ın yarattığı fıtrat üzere hayatı yaşamlaştırmak olduğunu bildiğimizde peygamberlerin hangi amaca binaen gönderildiklerini daha doğrusu gönderildikleri amacın neleri kuşattığını daha iyi kavrarız.
Ahlakın hangi kavramdan türediğine ve içerdiği anlamlarına baktığımızda kulluk ile olan ilişkisinin boyutunu daha iyi kavrarız. Ahlak; hulk veya huluk kelimelerinin çoğuludur ki seciye, huy, karakter, tabiat, mizaç anlamlarına gelir. H-l-k/yaratmak kelimesiyle aynı kökten olması fıtrat ile ahlakın haliyle kulluk ile ahlakın aynı kulvarda biri diğerinden asla bağımsız olmayan kavramlar olduğunu ortaya kor. Lisan’ul Arab’da halk/yaratış kavramı insanın fiziki yaratılışı için kullanılır, hulk veya huluk kavramı ise iç âlem, manevi yön için kullanılır. Bu anlamda ahlak; yaratılış hali üzere olmak anlamına gelir. Fiziki yaratılış ile iç âlemin insicam içinde hareket etmesi kulluk şuuruyla mümkün olur. Ahlak; “insanın iyi veya kötü olarak nitelendirilmesine sebep olan manevi vasıfları, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlarının bütününe verilen ad” (Dini Kavramlar Sözlüğü DİB “Ahlak” maddesi) olarak da tarif edildiğinde kulluk şuuruyla hareket etmeyenler aynı zamanda ahlaksız daha doğru ifade ile kötü ahlak sahibi olurlar. İyi ve övülmüş ahlak sahibi olanlar rabbe ram olmuş, kulluk bilincini taşıyanlardır ki peygamberler bu misyonu gerçekleştirmek için gönderilmişlerdir.
İnsan en güzel şekilde yaratılmıştır (Tin:4). Aynı zamanda ona iyiliği kötülükten ayırma gücü de verilmiştir (Şems:8). Bununla yetinmemiş bir de göklerde ve yerde bulunanların hepsini insanın emrine ve hizmetine vermiştir (Casiye:13). Böylelikle âdemoğullarını bir izzet ve şerefe mazhar kılmıştır (İsra:70). Şimdi en güzel şekilde yaratılmış, emrine tüm kâinat mazhar kılınmış, izzet ve şerefle donatılmış, iyi ile kötüyü ayırt etme iradesi bahşedilmiş insanın, dış âlemdeki bu güzelliğine ve şerefine aynı paralelde iç âlemini de eş kılıp güzellikleri hâkim kılması kaçınılmaz bir gereklilik değil midir? Bu olmazsa olmaz bir durum olarak karşımızda durmaktadır ki bu durum ahlak ile ibadetin birbiriyle girift ve iç içe geçmiş ilişkiler içinde olduğunu beyan etmektedir. Bu bağlamda düşündüğümüzde ahlakın ilgi alanı insan ve insani ilişkilerdir, diyebiliriz. Zira ahlakilik insanı kendisiyle, doğayla ve her şeyden üstün olan Allah ile uyumlu hale getirmektir.
İnsan dışındaki varlıkların davranışları ahlaki değerlendirmeye tabi tutulmaz. Çünkü insan dışındaki varlıklar yaratılışları üzere hareket etmek durumundadırlar. Hiçbir varlık yaratılış amacının dışında bir davranış sergileme durumunda olmamıştır, böyle bir şey mümkün değildir. Yani yılan insanı zehirlediği için ahlaksız olarak tavsif edilmez, ya da inek bal vermediği, kayısı ağacı elma üretmediği, tavuk süt vermediği için ahlaksız olarak nitelendirilmezler… Köpek ısırma, yılan sokma ve zehirleme, aslan parçalama, kedi tırmalama seciyeleriyle donanmış ve bu seciyelerini irade beyan etmeksizin gayri ihtiyari serdederler. Hatırlayın hani kaplumbağa ile akrebin nehirden karşı kıyıya geçiş serüvenlerini…
İnsan dışındaki her canlı kendi karakterini ortaya kor, koymak durumundadır… İnsana gelince insan Allah’ın şu buyruğu gereği azami dikkati göstermelidir. “Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene, sonra da ona iyilik ve kötülükleri ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems:7–10) İnsan yaratılış olarak takva ve fücuru barındırarak yaratılmış diğer canlılara nispetle ihtiyar/seçme yetisine sahip kılınmıştır. Bu yeti, onun iyi veya kötü yolu benimsemesini salık vermiştir.
Burada şu gerçekliğin altını da çizelim yeri gelmişken; hani beğenilmeyen ve istenmeyen karakterleri sergileyen kişilere ahlaksız denir ya aslında ahlaksız kimse yoktur. İnsan ahlaksız olmaz. İyi ahlaklı veya kötü ahlaklı olur… Yoksa seciyesiz, karaktersiz, tabiatsız kimse yoktur. İyi ahlak sahibi insan veya kötü ahlak sahibi insandan söz edilir… Zira insan ayırdına varma özelliğine sahip bir yaratılışa sahiptir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran temel özellik de budur.
Nasıl ki Allah’a kulluğu yaşamlaştırmakla güzel ahlak sahibi oluyoruz ve bu güzellik aslında bizim fiziki güzelliğimizin ve bize bahşedilen nimetin içe yansımasıdır. Aynı şekilde hayatı Allah’tan gayrisinin istek ve arzuları doğrultusunda yani ibadeti Allah’a gayrisine sunmakla da aşağıların aşağısına duçar kılınır, zemmedilmiş bir yaşamı öncelemiş oluruz ki bu su-i ahlak sahibi olmaktır. Ayetlerde “Sonra da insanı aşağıların aşağısına indirdik” (Tin:5) “İnsan zayıf karakterde yaratılmıştır” (Nisa:28) “Bozgunculuk yapacak ve kan dökecek biri…” (Bakara:30) “Çok nankör” (İsra:67) “Çok cimri” (İsra:100) “Pek aceleci” (İsra:11) “Çok zalim ve pek cahil” (Ahzab:72) buyrularak hayatı Allah’tan gayrisinin emrinde ve itaatinde geçirenlerin nasıl bir kötülükle hemhal olacaklarına vurgu yapılmıştır. Bu durumda fücur takvaya galebe çalacak ve zemmedilmiş kötü ahlak söz konusu edilmiş olacaktır.
Ahlakın güzel ya da kötü olduğunu nereden nasıl anlayacağız? Hayatı ibadet şuuruyla yaşaması emredilen insanoğlunun iyi ya da kötü karakterli olduğunun beyanını kitap ve sünnet ortaya kor ki Kur’an bu hususta bizlere örnek tiplemeler sunmuştur; bunların en sonuncusu Hz. Muhammed’dir. Yüce Mevla bu hususa şöylece dikkat çekmektedir;
“Andolsun ki, Rasulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab:21)
“Rasulüm! De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Ali İmran:31)
Temel ölçü ve kıstas Kitabullah ve sünneti nebiyi muhteremdir. Bu ölçütler hayatımızın iyi, güzel, salih bir çerçevede mi seyrediyor yoksa kötü ve fasit bir çerçevede mi dönüp dolaşıyor, bizlere beyan ederler. Başka bir ifade ile iyi ve övülmüş ahlaklı mıyız yoksa kötü ve yerilmiş ahlaklı mıyız bu hususu bize beyan edecek olan temel ölçütümüz Kur’an ve sünnettir. O halde yaptığımız ve yapmak istediğimiz her işi, uğraşı temel kriterlerimize vurmalıyız… Zira İslam ahlakı dediğimizde İslam’ın sunduğu yaşam tarzıdır ki bu yaşam tarzını öğreneceğimiz ana kaynağımız Kur’an ve sünnettir…